Gelenek ve modernite çatışmasının temel meselelerinden biri de kadın-erkek eşitliğidir.
İşte Mebrure Hanım, abus çehresiyle geleneğin en tavizsiz tutumunu temsil ediyor:
"Tuhaf bir zamana kaldık. Her aile arasında bu dava: ihtiyarlar, gençler... Dün beşiklerini salladığımız çocuklarımızın bugün terbiyeleri altına mı girmeliyiz?.."
Öte yanda Nebahat: gençliğin sesi. Ezilen kadınların kurtarıcısı olmaya kararlı:
"Cinsiyet ayrımı yok… Dünya üzerinde insanlık namına yalnız bir tür var: insan... Kadın kendi cinsiyetine yüklenen zaaftan kurtulmak için erkekleşmelidir. Bu da ancak kazançta, aile masraflarında eşitlikle mümkün."
Ali Tevfik Bey ise tecrübesiyle sağduyunun sesi. Uzlaşmaz tek doğru çözüm:
"Geçen asrın baskıyla yetiştirilmiş kadınıyla bu asrın cumhuriyet zihniyetinden doğan yeni kadınlık çarpışıyor… Bütün bir milletin refah ve düzeni karı koca arasındaki iyi uyuşmaktan başlar. Kadın erkeklere has zannolunan işleri de görebilir… Fakat cinsiyet haddini şaşıracak kadar ileriye varmamak şartıyla..."

Plevne kahramanlarından Mehmed Said Paşa’nın oğlu olarak 17 Ağustos 1864’te İstanbul’da hayata gözlerini açan Hüseyin Rahmi Gürpınar, henüz üç yaşındayken annesi Ayşe Sıdıka Hanım’ı kaybedince kaderi, onu Aksaray’da büyütecek olan anneannesinin şefkatli ellerine teslim edildi. Eğitim hayatı Yakubağa Mahalle Mektebi ve Mahmudiye Rüşdiyesi sıralarında şekillenirken, tarihçi hocası Abdurrahman Şeref Efendi’nin yönlendirmesiyle girdiği Mülkiye Mektebi serüveni, ne yazık ki sağlık sorunları nedeniyle yarım kaldı.
Adliye ve Nafia nezaretleri gibi devlet dairelerinde sürdürdüğü memuriyet yaşantısı, 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte nihayete erdi. Kaleminin gücüyle geçimini sağlayan ender yazarlardan biri olmasının yanı sıra, 1936-1943 yılları arasında Kütahya milletvekili sıfatıyla Meclis koridorlarında da boy gösterdi. Hiç evlenmeyen ve ömrünü münzevi bir bekârlıkla geçiren usta yazar, 8 Mart 1944’te Heybeliada’daki evinde dünya sahnesinden çekildi.
Edebi formasyonunu kendi çabasıyla tamamlayan bir otodidakt olan Gürpınar’ın eserlerinde, Alexandre Dumas’dan Emile Zola’ya uzanan Fransız etkisi ve Ahmed Midhat Efendi ekolü açıkça hissedilir. Henüz on iki yaşındayken kaleme aldığı ilk metinler bir yangında kül olsa da, edebiyat dünyasına asıl girişini 1884’te yayımlanan Bir Genç Kızın Avaze-i Şikâyeti adlı hikayesiyle yaptı. Batılılaşmayı yanlış yorumlayan zihniyeti eleştirdiği ilk romanı Şık, 1887’de Âyine adıyla tefrika edilerek okuyucuyla buluştu.
Basın dünyasında da üretken bir isim olan yazarın imzası, Tercüman-ı Hakîkat’ten Cumhuriyet’e kadar pek çok gazete sütununda görülürken, 36 sayı süren Boşboğaz ile Güllâbi adlı mizah dergisiyle de süreli yayıncılıkta iz bıraktı. Realizm ve natüralizmin baskın olduğu, yer yer romantizmin esintilerinin hissedildiği romanlarında, toplumsal aksaklıkları ve insan kusurlarını ince bir mizah ve sosyal hicivle harmanlayarak sundu.
Mürebbiye romanında yabancı bakıcıların aile yapısında açtığı yaraları deşerken, Şıpsevdi ile alafrangalık hevesinin trajikomik yüzüne ayna tuttu. Gulyabani ve Cadı gibi eserlerinde fantastik unsurları kullanarak, halkın zihnine kök salmış batıl inançları ve hurafeleri akılcı bir bakış açısıyla yargıladı. Harp zenginlerini ve ahlaki çöküşü cesaretle işleyen yazar, Ben Deli miyim ve Utanmaz Adam gibi yapıtlarında pozitivist düşünce ile geleneksel değerleri karşı karşıya getirdi.
İstanbul’u tüm renkleri, sokakları ve insanlarıyla bir sahne gibi kullanan Gürpınar, karakterlerini kendi şiveleriyle konuşturarak meddah geleneğini modern romana taşıdı. Edebiyatın fildişi kulelerden inip halka ulaşması gerektiğine inanarak, dilde sadeliğin en güçlü savunucularından biri oldu. Resimden müziğe uzanan geniş ilgi alanlarıyla Heybeliada’daki yalnızlığını renklendiren yazar, inanç konularında Vidinli Tevfik Paşa ve Beşir Fuad etkisiyle şekillenen ılımlı ve rasyonel bir tavır sergiledi.